Abonelik Facebook sayfamız Twitter sayfamız

Page
: 232
Article : 0
Size : 0,6 x 8,4 x 5,6 inch
ISBN : 975 6782 73 0
Binding : Hardcover
Lang. : Turkish
   


by Prof.Dr. Murat Çizakça

Avrupa ve İslam dünyası üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Murat Çizakça, bu kitapta otuz yıllık iktisat tarihi birikimini bir alet gibi kullanarak güncel sorunlarımıza çare bulmaya çalışıyor. Kısacası bu kitap, bir iktisat tarihçisinin siyaset bilimine bakış açısını içeriyor. Ve bu nedenle de türünün belki de ilk ve tek örneği… Çizakça'nın cevap aradığı sorular şunlar: 1. İslam dünyası niçin Batı'nın gerisinde kalmıştır? 2. Demokrasi niçin Batı'da görünür de İslam dünyasında görülmez? 3. Halkının çoğunun müslüman olduğu bir ülkede liberal demokrasi uygulansa, ülke hemen radikal İslam'ın eline geçer mi? 4. Dindar/ demokratlar ülkemizde iktidara gelebilirler mi? 5. Gelirlerse, oluşturacakları hükümetin ekonomik programı ne olabilir?



 Longing For Democracy

Preface Table of Contents Sample Articles Reviews Media and Us

"Özgürlükler nadiren bir anda kaybedilirler."

David Hume

GİRİŞ VE TEŞEKKÜRLER

Bu kitabın ana konusunu oluşturan demokrasinin çok eski ve ilginç bir tarihi vardır. Nitekim, Avrupa’nın demokratikleşmesi çok eskilerden, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından bu güne kadar, gelen bir süreçtir. Bazı kurumların yüzyıllar süren evrimini içeren ve dalgalanmalarla devam eden bu süreç, 20. yüzyılda çok hızlanmış, yüz milyona yakın insanın ölümüne yol açan kanlı boyutlara ulaşmış, Berlin duvarı’nın çöküşü, ardından da Yugoslavya diktatörü Miloseviç’in yakalanmasıyla son bulmuştur. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı’nı ve ardından gelen Soğuk Savaş’ı Avrupa’nın demokratikleşme sürecinin son aşamaları olarak görmek gerekir. Bütün bu trajik olayların sonucunda bu eski kıt’anın neredeyse tümü yüzyılın sonunda, demokrasiye kavuşmuştur.

Ancak, İkiz Kuleler’in ve Pentagon’un bir kısmının yıkılmasıyla 21. yüzyılda başlayan yeni savaş, az önce belirtmiş olduğum sürecin henüz sona ermediğini gösterir. Burada söz konusu olan, demokratikleşme sürecinin Avrupa’dan sonra Asya’ya, özellikle de İslam dünyası’na, yayılmasıdır. Kanımca, 21. yüzyılın gündemi budur.

Biz bu kitapta Türkiye üzerinde odaklaşacak, ve İslam dünyasının bu, belki de en önemli ülkesinde, İslam ve demokrasi ikilemini inceleyeceğiz. 21. yüzyılın bu yepyeni gündeminde Türkiye’nin önemi, demokratikleşme sürecini ilk başlatan ve bu yolda en fazla mesafe katetmiş Müslüman ülke olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de, İslam dünyasında, belki Türkiye hariç, tek bir demokrasi yoktur. Bu durum, İslam dininin demokrasiye karşı olduğundan mı, yoksa, tarihsel nedenlerden mi kaynaklanmaktadır? İslam dünyası niçin Batı’nın gerisinde kalmıştır? Halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede, liberal demokrasi uygulansa, ülke, demokrasiyi araç gibi kullanarak iktidara gelen radikal İslamcıların eline geçer mi? Dindar/demokratlar ile radikal İslamcıları birbirinden ayıran unsurlar nelerdir? Laiklerle dindar/demokratların birbirlerine güvenmediği ülkemizde, hele bu son olaylardan sonra, dindar/demokratlar iktidara gelebilirler mi? Gelirlerse, bunların oluşturacağı bir hükümetin programı ne olabilir? Bu kitapta bu soruların cevabını bulacaksınız.

Ülkemizde son yıllarda laikler ve demokrasiye inanan dindar/demokratlar arasında giderek artan bir güvensizlik hüküm sürmekte. Oysa, hepimiz Cumhuriyet çocuğuyuz ve halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla, laiklik de, Müslümanlık da kişiliğimizin birbirinden kopmayan, ayrılamayan unsurlarıdır. En azından öyle olması gerekir. Oysa, ülkemizde laik, demokrat ve de, aynı zamanda, İslâmiyet’e saygılı olmak artık olağan ve kolay bir şey değil. Çünkü, maalesef, kişiliğimizin bu birbirinden ayrılamaz parçaları çoğumuza çelişkili kavramlar gibi gelmeye başladı. Bu kutuplaşmış kalıplar çerçevesinde düşünenlere göre, ya laiksinizdir, ya da Müslüman, ya “onlardan”sınız ya da “biz”den. Bu düşünce tarzı, ülkeyi düşman kamplara böldü. Bu bölünme, demokrasiyi engelledi. Siyasetteki istikrarsızlık da askeri müdahelelere yol açtı. Sonuçta ekonomi de bu depremlerden tabii ki etkilendi ve bugün krizlerin birbirini takip ettiği, siyasi istikrarsızlık dolayısıyla bir türlü yeterli yabancı sermaye çekemeyen, OECD’nin, en iyimser hesaplamalarla dahi, en fakir ülkesi haline düştük. Bu fakirlik ve uygulanan yanlış politikalar sonucunda insanlarımız da mutsuz oldu. Bu mutsuzluk, UNDP’nin her yıl yayınladığı İnsanî Gelişmişlik Raporları’nda da ortaya çıkmakta. Nitekim, bu yıl yayınlanan son raporda Türkiye 162 ülke arasında 82. sırada. Avrupa’da, Arnavutluk dışında, bizden geri olan yok. Arnavutluk ise bizi sadece üç basamak geriden takip ediyor. Avrupa Birliği’nin insanî gelişmişlik açısından en kötü ülkesi Portekiz ise bizden çok önlerde, 28. sırada (Karakaş, 2001).

Dahası, sadece insan haklarının ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke olmakla kalmadık, ekonomik özgürlüğümüz de sınırlandı. Kurumlarımız ve uyguladığımız ekonomik politikalar sonucunda, ekonomik özgürlük kriterlerine göre de “en az hür” ülkelere verilen A üzerinden F puanına lâyık görüldük. Daha da kötüsü, bütün ülkeler ekonomik özgürlüklerini arttırmaya çalışırken, Türkiye’nin bu konudaki performansı giderek gerilemekte... (J. Gwartney, et.all., 1996: 65). Özgür ülkelerin en hızlı büyüyen, en gelişmiş ülkeler olduğu ve özgürlüklerle ekonomik gelişme arasındaki pozitif ilişkinin Nobel ödülü almış iktisatçılar tarafından defalarca vurgulandığı göz önüne alınırsa, uyguladığımız politikaların, kendi kendimizi devamlı kısıtlamamızın, bizi doğrudan doğruya fakirleştirdiği sonucuna da rahatlıkla varabiliriz.

Hepimiz, hızla ve radikal bir şekilde değişmemiz gerektiğinin farkındayız. Ama ne yönde ve nasıl? Bu sorunun cevabını Atatürk, “muasır medeniyet” seviyesine çıkmamızı hedefleyerek çok önceden vermişti. Günümüzün diliyle, “çağdaş uygarlık”, diye bilinen bu kavramın, esas olarak, demokrasi, insan hakları ve pazar ekonomisi üçlüsünden oluştuğu artık bilinmektedir ve bu güncel tanım Birleşik Avrupa İçin Paris Anlaşması (Charter of Paris for a United Europe) belgesinde de açıkça ortaya konmuştur (Toprak, 1996: II:98). Burada Atatürk’ün daha az bilinen bir diğer sözüne de değinmek gerekir: “Ülkeler farklı olabilirler, ancak uygarlık tektir. Bir ülkenin gelişebilmesi için de o uygarlığın içersinde yer alması gerekir” (Beller Hann and Hann, 2001: 214). Madem ki o uygarlığın içinde yer alabilmek için gereken şartlar, o uygarlığın kendisi tarafından, açıkça ortaya konulmuştur, o halde gerçek Atatürkçülüğün yolu da demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisinden geçer.

Bu üçlüden, yani demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisinden, gerçekleşmesi en zor olanı liberal demokrasidir. Zira, ne tarih boyunca ne de günümüzde gerçek demokrasi ile yönetilen bir Müslüman ülke görülmemiştir. Eğer bunu gerçekleştirebilirsek, biz gerçekleştireceğiz. Bu kitabın ana tezi de budur.

Az önce kullandığım “biz” sözcüğü, laiklerin yanı sıra, onlar kadar toplumda söz sahibi olmayı hedefleyen dindar/demokratları da içermektedir. Kitabın muhataplarından olan dindar/demokratların tarifini yapmak gerekir. Her şeyden önce, dindar/demokratlar, demokrasinin nimetlerinden faydalanıp, takiye yaparak, iktidara gelmeyi, iktidara gelince de, bir sonraki seçimleri kaybetseler de, iktidardan ayrılmamayı hesaplayan insanlar değildirler. Dindar/demokratlar, seçimle iktidara gelip, seçimle iktidardan ayrılmayı benimsemiş, demokrasiye yürekten bağlanmış, dindar kişilerdir. Bu insanların Türkiye’de siyaset sahnesinde doğru dürüst temsil edilmediklerini düşünüyorum. Şimdiye kadar çeşitli isimler altında kurulan, ve teker teker kapatılan bir çok İslâmcı partinin demokrasiyi tam olarak benimsemiş oldukları konusunda, herkes gibi benim de, ciddî şüphelerim var. Nitekim, Refah Partisi’nin demokrasiye inandığını düşünenler, halkımızın sadece %29’unu, inanmadığını düşünenler de %42.4’ünü oluşturmaktadırlar. “Bu parti fırsat bulsa, Türkiye’de din devleti oluşturacaktı” diyenlerin oranıysa oldukça yüksek, %49.8’dir (Çarkoğlu ve Toprak, 2000: 20). En azından, bu partiler, Çarkoğlu ve Toprak’ın araştırmalarından da görüldüğü gibi, vatandaşa demokrasiyi gerçek anlamda benimsemiş oldukları izlenimini vermediler. Bu, onların ciddî bir eksikliğidir.

Bu bağlamda Daniel Brumberg’in siyasal İslam’ı üç kategoriye ayırdığını hatırlamakta fayda vardır. Bunlar:

1. Radikal veya militan kökten dincilik (radical or militant fundamentalism)
2. Esnek kökten dincilik (moderate fundamentalism), ve nihayet
3. Liberal İslam’dır (Islamic liberalism).

Militan kökten dinciliğin hedefi bir İslam devleti kurmak ve bunu ülkeye zorla, silah gücüyle, kabul ettirmektir. Kısacası, bu grubun demokrasiyle yakından veya uzaktan ilgisi yoktur.

İkinci grup, esnek kökten dincilik, daha karmaşıktır. Bunlar da hedef olarak bir İslam devleti kurmayı benimsemişlerse de, yöntemleri daha esnektir. Bu grup, güç kullanma yerine, seçimlerle iktidara gelmeyi tercih eder. Ancak bu yöntem farklılığına rağmen, bu grup da baskıcı ve otorite yanlısı olup demokratik değildir. Nitekim, takiye yapıp iktidara seçimle geldikten sonra bir sonraki seçimleri kaybetse de iktidardan ayrılmayacağından korkulan da bu gruptur. Demokratik olmamaları dolayısıyla bu iki grup da kitabımızın kapsamı dışında kalmaktadır.

Bizi bu kitapda asıl ilgilendiren, dindar/demokratlar olarak nitelendirmiş olduğumuz, Brumberg’in üçüncü kategorisi, yani, liberal İslam’dır. Bunların hedefi bir İslam devleti kurmak değil, laik ve çoğulcu bir düzende “diğer”leriyle birlikte yaşamak ve bu arada vicdan özgürlüğünü genişletmektir (Öniş, 2001: 283). Bu arada Öniş’in Refah Partisi’ni ikinci gruba, Fazilet Partisi’nin “yenilikçiler” grubunu da üçüncü kategoriye yerleştirdiğini belirtelim. Böylelikle Öniş, askerî baskıların olumlu bir sonuç doğurduğunu ve siyasal İslam’da güçlü bir liberalleşme akımına yol açtığına işaret etmektedir (Öniş, 2001: 288-292). Ancak, Fazilet Partisi lideri Erdoğan’ın özgürlükleri kısıtlayıcı nitelikteki konuşmaları bu konudaki endişeleri devam ettirmekte ve Öniş’in vardığı sonuca gölge düşürmektedir.

Öte yandan hem dindar, hem laik, hem de demokrat olan ve sayıları belki de milyonları bulan insanlarımız da vardır. Bu kitapta önerilen uzlaşmayı gerçekte kendi kişiliklerinde gerçekleştirmiş olanlar da bu insanlarımızdır. Bu noktada dindar/demokratları niçin özgün bir gurup olarak bu kitapta ele aldığım sorgulanabilir. Nitekim, diğer partilere oy veren milyonlarca vatandaşımız da hem Müslüman hem de demokrattırlar. Aradaki fark, dindar/demokratların İslamiyeti günlük yaşamlarında uygulamak istemelerinden kaynaklanır. Ancak bu kişiler, yaşadıkları ülkenin ve ekonomik düzeninin İslamiyet’in temel öğretilerinden esinlenmesini ve bunun modern çağın gereğince günlük hayata yansımasını arzu ederken, din devleti peşinde değillerdir. Bunlarla diğer iki gurup arasındaki tâyin edici farklılık, demokrasiye bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Kökten dinciler şer’i düzen’in en üstün düzen olduğunu ve bir kez iktidara gelince bir daha asla iktidardan ayrılmaması gerektiğini ileri sürerken, dindar/demokratlar, adı ne olursa olsun, iktidardan ayrılmayı red eden bir sistemin diktatörlük olduğunu kabul ederler. Dindar/demokratlar böyle bir diktatörlük peşinde değillerdir ve seçimle geldikleri iktidardan gene seçimle ayrılmayı baştan kabul ederler. İki gurup arasındaki bir diğer önemli farklılık da hukuk sistemine yöneliktir. Kökten dinciler mevcut hukuk sisteminin değiştirilmesini isterken, dindar/demokratlar, bu kitapta kullanacağımız terimle, bir “hukuk kayması” peşinde değillerdir. Kökten dincilerin öngördüğü şekilde bir “hukuk kayması”’nın neden ekonomik açıdan mümkün olamayacağına ilerde ayrıca değineceğim.

Bu kitap üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, üç tez öne sürülecektir:

a. Sermaye birikiminin ardındaki en önemli olgulardan biri kurumların evrimidir.
b. Kurumların evrimi ise en hızlı şekilde demokratik ülkelerde gerçekleşir.
c. Bu nedenlerden dolayı, gerçek demokrasi, ekonomik büyüme ve kalkınmanın ardındaki en önemli unsurlardan birisidir.

Kitabın ikinci kısmında, halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkemizde, gerçek demokrasinin nasıl oluşturulacağı, bu zor problemin nasıl çözüleceği anlatılacaktır.

Kitabın son kısmında ise demokrasi probleminin çözüleceği ve dindar/demokratların günün birinde seçimlerle iktidara geleceği varsayımından hareketle, bu iktidarın, hem kendisine oy veren Müslümanların vicdanlarını rahatlatmak hem de çağdaş Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözmek amacıyla izlemesi muhtemel olan politikalar gözden geçirilecektir.

Bu kitabın ön çalışmaları 1997-98 akademik yılını geçirdiğim Berlin Yüksek Araştırmalar Enstitüsü’nde (Wissenschaftskolleg zu Berlin) başladı. Bu çerçevede, özellikle Cambridge Üniversitesi öğretim üyelerinden Peter Mathias; “Kolleg” rektörü Wolf Lepenies; “Kolleg”’deki meslekdaşlarım Huri Islâmoğlu, Eric Jones, Jürgen Kocka, Weyma Lübbe, Şerif Mardin ve Eberhard Schmidt-Assman’a teşekkür ederim. Beni Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne davet ederek konuyu oradaki akademik çevrelerde tartışmama imkân sağlayan Cemal Kafadar ve Frank Vogel’a, Münih Üniversitesi’ne davet ederek bir başka seminerde gene tartışmamı sağlayan Hans Georg Majer’e, ayrıca teşekkür borçluyum.

Bu arada Federal Almanya Parlamentosu üyelerinden (Mitglied des Deutschen Bundestages) ve Hıristiyan Demokrat Partisi dış ilişkiler sorumlusu Karl Lamers ile birlikte olduğum bir öğle yemeğinden bahsetmem gerekir. Bu yemek, Herr Lamers’in daveti üzerine ve Türkiye’nin kenara itiliverdiği Lüksemburg zirvesinden hemen sonra Berlin’de gerçekleşti. Ülkemin böyle bir muamele görmesine tahammül edememiştim doğrusu ve neticede yemek, benim sitemlerim ve iğnelemelerimle oldukça soğuk başladı. Sonunda Herr Lamers dayanamadı ve bana şunları söyledi:

“Siz Türkler, Müslüman oluşunuz dolayısıyla sizi Avrupa’ya almak istemediğimizi zannediyorsunuz. Oysa, Avrupalılar yüzyıllar boyunca kendi aralarında din savaşı yapmışlardır. Eğer bir Protestan bir Katolikle birlikte yaşıyabiliyorsa, bir Müslüman ile de yaşayabilir. Biz birbirimizin dinini mesele yapmamayı öğrendik. Sizin dininizi de mesele yapmayız. Kısacası, girmek istediğiniz kulüp bir Hıristiyan kulubü değildir. Ama bu başka bir kulüptür. Bu kulübe ‘İkinci Dünya Savaşına Katılarak Milyonlarca Ölü Verdikten Sonra Demokrasi ve İnsan Haklarına Saygı Duymayı Öğrenenler Kulübü” diyebiliriz. Siz ise İkinci Dünya Savaşı’na girmediğiniz ve bizim çektiğimiz çileleri çekmediğiniz için demokrasi ve insan hakları konusundaki ciddîyetimizi ve samimiyetimizi anlamıyorsunuz. Bunu anlamadığınız, gerçek bir demokrasiye ulaşamadığınız, insan haklarına saygı duymadığınız müddetçe de bu kulübe giremezsiniz.”

Ben, İkinci Dünya Savaşı gibi korkunç bir tecrübeden geçmeden de insan haklarına saygılı, gerçek bir demokrasiye ulaşabileceğimizi düşünüyorum. Bunun yolu da farklı fikirleri tartışabilecek ortamı yaratıp, bu ve bunun gibi kitapları beraberce yapıcı bir şekilde tartışmaktan geçer...

Berlin’den Türkiye’ye döndüğümde, konuyu Türkiye’de de bir çok seminerde sundum. Ancak, Batılılardan gördüğüm yakın ilgi ve teşvikten sonra Türkiye’de aldığım tepkiler üzerimde soğuk duş etkisi yaptı. 1996-98 yıllarını kapsayan iki yıllık bir ayrılıktan sonra döndüğüm ülkem öylesine düşman kamplara ayrılmıştı ki, beni kendini ya laik, ya da Müslüman olarak tanımlayan çevreler davet ediyordu. Her iki tarafla birden bu konuları tartışmak imkânı kalmamıştı. Dahası, laikler bana garip bir mahlukmuşum gibi bakıyor, nasıl olup da “karşı taraf” ile böylesine ilgilendiğime, hatta onlara sempati gösterebildiğime akıl erdiremiyorlardı. Müslüman çevrelerdeki seminerlerde ise aşırı batılılaşmış, şüphe edilmesi gereken bir kişi muamelesi görüyordum. Daha da önemlisi, en yakın dostlarım ısrarla bir an evvel bu konuları terketmem ve tekrar Osmanlı iktisat tarihi’nin “emniyetli” derinliklerine dalmamı istiyorlardı. Bütün bunların etkisinde kalmamak mümkün değildi. 1998’in Eylül ayında Türkiye’ye dönmüştüm. Bu satırların yazıldığı şu anda ise 2001 yılının Temmuz ayındayız. Demek ki iki yıldan fazla beklemişim. Ama bu bekleme sırasında boş durmadım. Koç Üniversitesi’ndeki bir öğrencimin sorusu, beni kurumların evrimi teorisine katkıda bulunmaya itti. Bu çalışmalarımın sonucunu kitabın ilk bölümünde bulacaksınız. Ancak kurumların evrimi teorisi de gene, dönüp dolaşıp, beni demokrasi sorunsalıyla karşı karşıya getiriyordu. Zira, kurumların evrimi ekonomik büyümeye yol açıyor, hızlı kurumsal evrim ise ancak demokratik ülkelerde gerçekleşiyordu.

Kısacası, hangi kapıyı açsam karşıma demokrasi ve insan hakları çıkıyordu. Bu arada, Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki bir tartışmanın ortaya çıkması, ülkeyi tarihinin en derin iktisadi krizlerinden birine soktu. Bu, bana göre, basit bir ekonomik kriz değildi. Hukuk devletiyle yöneltilen, demokrasisi işleyen, mülkiyet haklarına saygılı, istikrarlı ve bol bol yabancı sermaye çekebilen ülkelerde böyle basit nedenlerle böylesine derin krizler çıkmazdı. Sorun bir kez daha, demokrasi sorunuydu. Artık duramazdım....

2001 baharı’nda kitap üzerinde yeniden çalışmaya başladım. Eski öğrencilerim Michigan Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ayhan Aktar’la Bursa’daki araştırmaları sırasında sık sık biraraya gelip tartışma fırsatı oldu. Sıcak yaz gecelerindeki bu buluşmalar sırasında kitabın basılmamış halini okudular. Kadîm dostum ve ülkemizin en büyük iktisat tarihçilerinden Mehmet Genç de eleştirilerini esirgemedi. Bir diğer eski dost, Prof. Dr. Sabri Orman’ın eleştirilerinden de faydalandım. Eğer Orman’ın eleştiri ve önerileri olmasaydı kitaptaki hatalar daha fazla, orijinal görüşler de daha az olurdu.

Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Ömer Çaha kitabı büyük bir sabır ve dikkatle okudu. Ömer Çaha görüşlerini esirgememekle kalmadı ayni zamanda bir çok hatayı da düzeltti. Gene Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Ahmet Kara’ya da özgürlükler ve ekonomik gelişme arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koymamda yaptığı katkı dolayısıyla teşekkür borçluyum. Kitabın temel tezine yapılan bu katkı dolayısıyla ne kadar teşekkür etsem azdır. Kitabın bir diğer temel tezi, yani demokrasi ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin somut bir şekilde ortaya konulmasında da, bir diğer eski dost, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Şevket Pamuk en son araştırmalarını anlattığı bir konferensta, farkında olmadan, büyük katkıda bulundu. Güney Kalifornia Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Timur Kuran da henüz yayınlanmamış bir eserini okumama müsaade ederek çalışmalarımdaki önemli bir boşluğu doldurdu.

Boğaziçi, Koç ve Fatih üniversitelerindeki öğrencilerimin ders sırasında sordukları sorular ve görüşleri de bu kitaba yansımıştır. Bu öğrencilerimden İpek Demircioğlu ve Uğur Özdemir’in katkılarını özellikle hatırlıyorum.

Bu kitapta önerilen seçkinler uzlaşmasını kendi kişiliğinde çoktan gerçekleştirmiş olan çocukluk arkadaşım, başarılı iş adamı, Osman İpeker’e ayrıca teşekkür etmek isterim. Osman İpeker, işlerinin yoğunluğuna rağmen, kitabın tamamını okudu ve dindar/laik/demokrat bir insan olarak öneri ve eleştirilerini esirgemedi.

Tabii bu arada belirtmeliyim ki, 1700 yıllık bir tarih ve batısıyla, doğusuyla büyük bir coğrafyayı içeren bu kitapta bir takım basite indirgemeler, hatta hataların bulunmaması mümkün değildir. Bu hatalardan yukarıda kendilerine teşekkür etmiş olduğum dost, meslekdaşlarım ve öğrencilerim değil, tümüyle ben sorumluyum.

Nihayet, her zaman olduğu gibi, eşim Kitty Çizakça’ya yıllardır bu konuyu ister istemez (!) benimle paylaştığı için candan teşekkür ederim. Ayrıca artık “büyüyen” ve felsefeye merak saran kızım Defne Çizakça ile de bu kitabın içeriğini uzun kahvaltı sohbetlerinde sık sık tartıştık. Yetişkin kızı ile bilimsel konuları tartışabilmek, akademisyen bir baba için mutlulukların en büyüğüdür. Bana bu mutluluğu veren ve kitabıma önemli katkıda bulunan kızıma içten teşekkür ederim.

Murat ÇİZAKÇA



About Us | Project Turk
ottoman-history | Other Publications | Symposium
Contact Us | Search | Links

Copyright © 2019 Yeni Turkiye