Abonelik Facebook sayfamız Twitter sayfamız

Page
: 232
Article : 0
Size : 0,6 x 8,4 x 5,6 inch
ISBN : 975 6782 73 0
Binding : Hardcover
Lang. : Turkish
   


by Prof.Dr. Murat Çizakça

Avrupa ve İslam dünyası üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Murat Çizakça, bu kitapta otuz yıllık iktisat tarihi birikimini bir alet gibi kullanarak güncel sorunlarımıza çare bulmaya çalışıyor. Kısacası bu kitap, bir iktisat tarihçisinin siyaset bilimine bakış açısını içeriyor. Ve bu nedenle de türünün belki de ilk ve tek örneği… Çizakça'nın cevap aradığı sorular şunlar: 1. İslam dünyası niçin Batı'nın gerisinde kalmıştır? 2. Demokrasi niçin Batı'da görünür de İslam dünyasında görülmez? 3. Halkının çoğunun müslüman olduğu bir ülkede liberal demokrasi uygulansa, ülke hemen radikal İslam'ın eline geçer mi? 4. Dindar/ demokratlar ülkemizde iktidara gelebilirler mi? 5. Gelirlerse, oluşturacakları hükümetin ekonomik programı ne olabilir?



 Longing For Democracy

Preface Table of Contents Sample Articles Reviews Media and Us

4. TÜRKİYE'DE SEÇKİNLER UZLAŞMASI

Türkiye’de seçkinler uzlaşmasının şart ve ayrıntılarına girmeden önce, kitabın başında da belirtmiş olduğumuz gibi, her iki tarafın da homojen gruplar oluşturmadığını, her iki tarafta da radikal ve daha ılımlı grupların varlığını kabullenmemiz gerekir. Eğer bir uzlaşma olacaksa, bunun ılımlılar arasında gerçekleşmesi ihtimali büyüktür. Her iki tarafın da liderleri daha sonra kendi gruplarındaki radikalleri ikna etmeye çalışacaklardır. Bu hiç de kolay değildir ve grup içi parçalanmalara yol açabilir.

Kanımca, ülkemizde laik ve dindar kesim arasında bir uzlaşma olacaksa, bu, laik kesimin lideri durumundaki silahlı kuvvetler ile Fazilet Partisi’nin yerine kurulacak olan yeni bir partide temsil edilecek dindar/demokratlar arasında gerçekleşebilir. Nitekim Cumhuriyet’in marjinalleştirdiği İslamî kesimin, uzun mücadelelerden sonra, 1990’lı yıllarda artık bir “karşı-elit” oluşturacak kadar güçlenmiş olduğu konusunda fikir birliği vardır (Göle, 1996: 38-39; Çarkoğlu ve Toprak, 2000: I). Ancak, Fazilet Partisi’nin küllerinden doğan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Ziya Öniş’in değinmiş olduğu liberalleşme eğilimini devam ettirip ettirmeyeceği, demokrasi, özgürlükler ve insan haklarını ne ölçüde benimseyeceği, dolayısıyla, dindar/demokratları temsil edip edemiyeceği zamanla belli olacaktır. Bu partinin lideri Tayyib Erdoğan’ın bazı konuşmalarında ortaya çıkan düşünceleri bu konuda bizi iyimserliğe sevketmemektedir. Öte yandan, İslâmî kanadın iki radikal unsuruyla silahlı kuvvetler arasında her hangi bir uzlaşmanın olmayacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Türkiye’de laiklerle dindar/demokratlar arasında gerçekleşecek bir seçkinler uzlaşmasına üçüncü unsur olan Kürtlerin de katılması, kolay değildir. Tarihte de üç unsurdan oluşan bir seçkinler uzlaşması, bildiğim kadarıyla, yoktur. Bu durumda çözüm, önce laiklerle dindar/demokratların uzlaşması, gerçek demokrasinin oluşturulması, ve bunu takiben, Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin hızlanmasından geçecektir. Bu sürecin hızlanmasıyla birlikte bir yandan Kürtler arasında ayrılma talepleri azalacak, zira Kürtlerin Avrupa Birliği’ne tam üye olmak üzere olan bir Türkiye’den ayrılmak isteyecekleri düşünülemez, diğer yandan da giriş süreci sırasında Avrupa Birliği’nin kendi içindeki etnik guruplara tanınan hak ve özgürlüklerin Türkiye’de de uygulanmasıyla da Kürt sorunu büyük ölçüde çözülecektir. Şimdi, bu demokratik süreci başlatacak olan dindar/demokratlar ile silahlı kuvvetler arasındaki bir seçkinler uzlaşmasının mümkün olup olmadığına bakalım.

Yukarıda, güvensizliğin ortadan kaldırılmasının en etkin yönteminin bu güvensizliği kurumsallaştırmak olduğuna değinmiştim. Türkiye’de laiklerin dindar/demokratlar hakkındaki güvensizlik duygusunu giderecek tek kurum silahlı kuvvetlerdir. Bir başka deyişle, dindar/demokratlar laiklerin kendilerine güvenmediklerini bir veri olarak almak ve güven sağlamak işlevini silahlı kuvvetlere bırakmak durumundadırlar. Bu açıdan bakıldığında, laik Cumhuriyet’in Atatürkçü ordusu, aslında, iktidara gelebilmek için muhakkak bir kitle partisi kurmaları gereken ve bunun için de laiklerin oylarına ihtiyacı olan, dindar/demokratların en önemli dayanağıdır. O halde, dindar/demokratlar ile silahlı kuvvetler arasında bir seçkinler uzlaşmasının şartları nelerdir?

Birinci şart, dindar/demokratların silahlı kuvvetlerin laik, Atatürkçü ve cumhuriyetçi geleneklerine saygı duymaları, silahlı kuvvetlerin iç yapısına asla karışmamalarıdır. Somut olarak belirtmek gerekirse, dindar/demokratların ordu içersine kendi yandaşlarını sokmak gibi, zaten başarıya ulaşması hemen hemen imkânsız, bir takım gayretlerden tamamen vaz geçmeleri gerekir. Böyle bir politika, imkânsızdan öte, aynı zamanda yanlıştır da. Zira, ordu, laik ve Atatürkçü karakterini muhafaza ettiği müddetçe laik kesim için bir güven unsurudur. Bütün bunlar, tabii ki , polis için de geçerlidir.

İkinci şart, dindar/demokratların seçimle iktidara gelip seçimle iktidardan ayrılmayı bir ilke olarak kabul ettiklerini belirtmeleridir. Bunun sonucu olarak da iktidara gelindiğinde “devleti ele geçirmek” teşebbüslerine girişmemek gerekir. Dahası, iktidara gelindiğinde, dindar/demokratlar seçim kanunlarını kendi lehlerine çevirmeye gayret etmemeli, bu konuda açıkça söz vermelidirler. Hatta, Dindar/demokratlar, iktidara geldikleri takdirde devleti ele geçirme, ordunun iç işlerine müdahele etme, veya, seçim kanunlarını kendi lehlerine değiştirme teşebbüslerinde bulunurlarsa, silahlı kuvvetlerin kendilerine karşı gerçekleştireceği bir darbenin meşru olacağını baştan ilân ederek çok daha inandırıcı olabilirler.

Üçüncü şart, dindar/demokratların özgürlükçü olmalarıdır. Daha somut olarak belirtmek gerekirse, özellikle laik Cumhuriyet’in kadın hakları konusunda sağlamış olduğu hakların aynen muhafaza edileceğini, hatta bu özgürlüklerin daha da genişletileceğini, ilân etmeleri gerekir. Burada, dindar/demokratların iktisat teorisinde “Pareto optimum” olarak bilinen ve Amartya Sen’in özgürlüklere uygulamış olduğu “Sen optimum”u kavramını benimsemeleri yararlı olacaktır. Bu yolla baş örtüsü gibi çok hassas konuları da çözmek mümkündür (Sen, 1999). Kanımca, Batı düşününden gelen bu kavramları geleneksel İslâmî düşünle yoğurup bir senteze ulaşmak olasıdır. Bu konuya bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak değineceğim.

Dördüncü şart, dindar/demokratlar, iktidara geldikleri takdirde mevcut hukuk sistemini değiştirmeyeceklerine dâir söz vermelidirler. Zaten, kitabın başında da belirttiğim gibi, düşük işlem maliyetli bir hukuk sisteminden, yüksek işlem maliyetli bir başka sisteme geçmek mümkün değildir. Hatırlanacağı gibi, böyle bir geçiş, İran İslâm Cumhuriyeti’nde dahi gerçekleşmedi. İslâm hukukunun Batı hukukundan daha düşük bir işlem maliyetine ulaşması içinse radikal ve çarpıcı içtihatların yapılması gerekir. Uzun zaman alacak bu evrim tamamlanana kadar, Batı hukukundan İslâm hukukuna geçmek zaten, Türkiye’deki egemen güçler izin verse dahi, mümkün değildir. Bu içtihatlar günün birinde gerçekleşip, İslâm hukuku Batı hukukundan daha düşük işlem maliyetlerine ulaştığında da insanlar, tarihte örneğini görmüş olduğumuz gibi, Müslüman olsun Batılı olsun, zaten kendiliklerinden hukuk sistemlerini değiştirirler ve İslâm hukukunu seçerek yeni bir hukuk kaymasını gerçekleştirirler. Bütün bunlar göz önüne alındığında, dindar/demokratların mevcut hukuk sistemini değiştirmeyeceklerine dâir söz vermeleri hem aklın gereğidir hem de iknâ edici olur.

Beşinci şart, yukarıdaki şartları yerine getiren dindar/demokratların kuracağı yeni partinin daha önce kurulmuş ve demokrasiye bağlılıkları tam olarak açıklığa kavuşmamış olan İslâmî partilerle önemli bir ilişkisinin olmaması gerekir. Yeni partinin yepyeni bir kadro ile kurulması ve daha öncekilerle olan ilişkisini en alt düzeyde tutması doğru olacaktır. Tüm bu şartları yerine getiren dindar/demokratlar, silahlı kuvvetlerden güvence isteyebilirler.

Şimdi konuya silahlı kuvvetler açısından bakmaya çalışalım. Burada, silahlı kuvvetler açısından da bazı çok önemli ilke sorunları vardır. Örneğin, ordu dindar/demokratlarla bir tür seçkinler uzlaşmasına girse, tüm varlığını borçlu olduğu Atatürk’e ve O’nun ilkelerine ters düşmüş olmaz mı? Sanmıyorum. Ancak, bu çok önemli soruya daha derine inerek cevap vermek gerekir.

Dindar/demokratlarla bir seçkinler uzlaşmasına girmek Atatürk ilkelerine ihanet etmek manasına gelir mi? Bu soruya cevap verebilmek için önce Atatürk ilkelerinin hatırlanmasında fayda vardır. Bu ilkeler, bilindiği gibi, Atatürk’ün söylevlerinde ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Oku’nda bulunabilir. Önce Söylev’in son sayfalarına bakalım:

“Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan, yalnız ve ancak bir ülkü için yararlanırız. O ülkü şudur: Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı oruna (makâma) yükseltmek ve Türk Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de, zorbalık düşüncesini öldürmek.” (Atatürk, 1966 (II): 655).

Atatürk’ün bu sözlerinde iki ilke vardır; cumhuriyeti güçlendirerek çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ve zorbalığa, veya bu kitaptaki deyimle, radikal İslâm’a karşı çıkmak. İşte bu nedenle, yukarıda da değindiğimiz gibi, ordu’nun radikal İslâm’la uzlaşması söz konusu olamaz. Öte yandan zorbalık sadece radikal İslâm’ın tekelinde de değildir. Galileo’yu mahkûm eden engizisyon mahkemesi bunu Hıristiyanlık adına yapıyordu. Altı milyonu Yahudi, 21 milyon silahsız sivili öldüren Hitler laikdi. Dahası, üniversiteler dahi bağnaz ve zorba olabilirler. Nitekim, bir sözüyle bu kitaba başladığımız David Hume dahi 1745’de Edinburg Üniversitesi’nden kovulmuştu. Bu olaydan ancak 231 yıl sonra ayni üniversite, 200. ölüm yıldönümü sebebiyle Uluslararası Hume Kurultayı düzenleyerek, günah çıkarttı. Kısacası, bağnazlık ve zorbalık evrenseldir ! Bu hastalığın tedavisi ise ancak düşünce özgürlüğü, kurulu düzeni kınayabilmek, devlet gibi düşünmeyebilmekle mümkündür (Selçuk, 1999 a: 49). Bu nedenlerle gerçek Atatürkçüler, sadece radikal İslâm’a değil, zorbalığın her türlüsüne karşı çıkmak zorundadırlar.

“Türk ulusunu uygar toplumlar içinde yaraştığı oruna yükseltmek” ülküsüne gelince, bu nasıl gerçekleşecektir? Önce, bu ülkünün iki aşamalı olduğu hatırlanmalıdır. Çağdaşlaşma yakın ülküdür. Uzak ülkü ise çağı aşmadır (Selçuk, 1999 a: 285). Dahası, çok iyi bilindiği gibi, Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilânından, Halîfeliğin kaldırılmasına; Şapka Devrimi’nden, Latin alfabesinin benimsenmesine; Medenî Kanun’un kabûlünden, takvimin değiştirilmesine kadar, tüm reformları Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmasına yönelik olduğuna göre, bu hedefe nasıl ulaşılır? Üstelik bu hedef, yani Batı uygarlığı, yerinde durup bizi beklememektedir. Bu nedenle hareketli ve devamlı gelişen bir hedefe ulaşmaktır söz konusu olan...

Söylev’in son sayfalarında ki “Gençliğe Hitap” ta, gençlerin mutlak koruması gereken değerler olarak bağımsızlık ve Cumhuriyet’e işaret edilmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Oku’nda ise, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, İnkılapçılık vurgulanmıştır. Bunlar, Atatürk’ün Batı uygarlığına erişmek için 1930’lu yıllarda saptamış olduğu araçlardır. Ancak bu ilke/araçlar içersinde demokrasi, özgürlükler, çoğulculuk, hoşgörü ve uzlaşmacılık yoktur. Hatta, Taha Parla’ya göre, Kemalizm, tek-şef/tek particidir, muhalefete, siyasal tartışma ve katılıma izin vermez, tek kelimeyle, anti-demokratiktir (Parla, 1995: 323).

Bu nedenle, Atatürk’ün tüm hayatını adamış olduğu hedef, çağdaş uygarlık içersinde bu ülkenin lâyık olduğu yerini alması, günümüzde Avrupa Birliği’ne tam üyelik manâsına geldiğine göre, ve bu hedefin gerçekleşmesi için seçkinler uzlaşması ve demokrasi, olmazsa olmaz, şartlar ise, Kemalizm’in içersinde çok büyük bir sorun var demektir. Kısacası, Kemalizm’in sert, katı, tek/şefçi, anti/demokratik tarafı ile çağdaş uygarlığa ulaşmak ideali birbirleriyle çelişmektedirler. Bu açıdan bakıldığında, en az İslâmî kanatta olduğu kadar, Kemalist kesim içersinde de yeni yorumların yapılması gerekir. Kemalistlerin de işi dindar/demokratlar kadar zordur. Birinci yol, yani Kemalizm’in sert yönü, Türkiye’yi içine kapayacak, Batı ile ilişkilerini koparacak ve dolayısıyla kurucusu Atatürk’ün en büyük idealinin önünü tıkayacaktır. İkinci yol, yani Kemalizm’in yeniden yorumlanarak gerçek demokrasi, özgürlükler ve insan haklarının önünün açılması ise, ülkemizin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak katılmasına ve Atatürk’ün “ülkü”sünün gerçekleşmesine imkân sağlayacaktır.

Burada, akla gelen soru, Kemalizm ideolojisinin, nasıl olup da, günümüzün en önemli kavramlarından demokrasi ve özgürlüklere yer vermemiş olmasıdır. Bu konu yeterince araştırılmış olduğundan (Parla, 1994, 1995, 1997), ben burada sadece şunu belirtmek istiyorum. Atatürk’ün referans noktası daima Avrupa olmuştur (Tüfekçi, 1983). Kemalizm’in bir ideoloji olarak doğduğu 1930’larda ise Avrupa henüz demokrasi konusunda kararını vermemişti. Hatta bu dönem Avrupa’da demokrasi ve özgürlüklerin toptan katledikleri bir dönemdir. Gerçekten de, Mussolini 1922’de iktidara yürüdüğünde dünyadaki 36 demokrasiden 30’u Avrupa’da idi. 1922-1945 arasında ise bu sayı 12’ye düştü (Huntington, 1993). Dahası o yıllarda Avrupa’nın en güçlü ülkeleri, örneğin, Almanya, İtalya, Rusya ve İspanya, faşist veya sosyalist diktatörlüklerle yönetiliyordu. Avrupa’nın tümden demokrasiyi seçmesi için koskoca bir İkinci Dünya Savaşı’nı, ardından da, soğuk savaşı yaşaması, yüz milyona yakın insanını kaybetmesi gerekmişti. İşte bu nedenle savaş patlamadan kaybetmiş bulunduğumuz Atatürk’ün ideolojisinde demokrasi vurgulanmamıştır. Öte yandan, Atatürk’ün demokrasiden habersiz olduğu da ileri sürülemez. Demokrasi’ye, özellikle, kurduğu sistemin Bolşevizm’den farkını vurgulamak için atıfta bulunmuş, Kemalizm’in demokratik olduğunu ileri sürmüştür (Parla, II, 1995: 290, 298). Dahası, kendisi ve manevî kızı Afet İnan’ın vatandaşlıkla ilgili kitabında Cumhuriyet’ten söz ederken “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti” ibaresini kullanmış olması da demokrasiye karşı duyarsız olmadığını gösterir. Ayrıca şu söz de O’na aittir: “Biz öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede padişahlığa yandaş olanlar dahi bir parti kursunlar” (Selçuk, 1999 a: 38).

Ancak, Atatürk’ün “ülkü”sü olan Batı uygarlığı da O’nun vefatından sonra yerinde durmamıştır. Bugün, Batı uygarlığının gelmiş olduğu nokta demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi gibi kavramlarla ifade edilmektedir (Toprak, 1996). Kısacası, hedef devamlı olarak yer değiştirmekte, bizi beklememektedir.

Bugün muazzam bir savaş ve onun devamı olan soğuk savaş sonunda bu tercih nihayet yapılmış ve liberal demokrasi Avrupa’ya hâkim olan sistem haline gelmişse, gerçek Atatürkçülerin yapmaları gereken şey bellidir. Bu, Batı demokrasilerine katılmak ve Avrupa Birliği’ne tam üye olmaktır. Kemalizm’in en temel hedefi olan Batı ülkelerine katılmak, onlarla aynı seviyeye gelmek, bu kitapta kapsamış olduğumuz bin yıllık bir tarih perspektifinden bakıldığında, artık çok yaklaşmış olduğumuz bir hedeftir. Atatürk’ün bu “ülkü”sü, Kemalizm’in kendisinden dahi üstündür ve gerekirse, ideolojinin yeniden yorumlanması dahi gündeme gelebilir. Toparlarsak, “ülkü” Batı uygarlığına erişmek, Kemalizm ise bu “ülkü”nün aracıysa, devamlı gelişen ve yer değiştiren bu hedefi yakalamak için yetmiş yıl sonra elimizdeki araca tekrar bir bakmak ve onu yeniden gözden geçirmek aklın gereğidir ve kaçınılmazdır.

Sonuç olarak, Türkiye’de laik kesim ile dindar/demokratlar arasında gerçekleşecek olan bir seçkinler uzlaşmasının şartları bunlardır. Bu şartların gerçekleşmesi için hem dindar/demokratların hem de Kemalistlerin kutsal saydıkları öğretileri yeniden yorumlamaları gerekecektir.


5. KEMALİZMİN YENİDEN YORUMLANMASI

Mâdem ki Kemalizm’in doğuşundan bu yana 70 yıla yakın bir zaman geçmiştir, ve mâdem ki bu uzun zaman zarfında Kemalizm’in ulaşmayı hedeflediği Batı uygarlığının kendisi radikal olarak değişmiştir, bu şartlar altında, Kemalizm’in 1930’lardaki haliyle aynen kalması “ülkü”nün ruhuna ters düşer. Bu durumda Batı uygarlığına ulaşmak ülküsü hiç bir zaman akıldan çıkartılmadan, Kemalizm’e yepyeni bir açıdan bakmak kaçınılmazdır.

Kemalizm’in yeniden yorumu aslında derin araştırmalar sonunda mutlaka yapılacaktır. Ben burada Parla’nın çalışmasını esas alarak konuya kısaca değinmek istiyorum (1995: 325-329). Şimdi, Kemalist ideolojinin Altı Oku’na bakalım ve bu ilkelere yeni bir yorum getirmeye çalışalım.

Cumhuriyetçilik, anti-monarşizm ve anti-teokratizmdir. Bu ilkeler ilerici ilkelerdir ve tartışmasız kabul edilmelidirler. Ancak, cumhuriyetçilik, Parla’ya göre, ayni zamanda, karizmatik şef sistemi, alt şefler sistemi, tek particilik ve anti-demokratik olguları da içerir. Türkiye Atatürk ve İnönü’den sonra karizmatik şef sisteminden çıkmıştır ancak, alt şefler sistemi politik partiler içersinde devam etmekte, parti liderleri Türk demokrasisinde bir türlü değiştirilememektedirler. Yeni bir siyasî partiler kanunu bu yüzden yaşamsal önem taşımaktadır. Bu kanun, seçimlerde başarısızlığa uğramış parti liderlerinin, karizmatik lider konumundan çıkartılarak, rahatça değiştirilmeleri yönünde muhakkak yeniden ele alınmalıdır.

Bir önemli noktanın daha bilincinde olmalıyız. Kemalizm’in doğduğu 1930’lu yıllarda cumhuriyetçilik Batı uygarlığına ulaşmanın, olmazsa olmaz, şartı olarak algılanırken, aradan geçen 70 sene içersinde üçüncü dünya ülkeleri arasında da çok sayıda cumhuriyet kurulmuştur. Fransa da, Uganda da, İran da cumhuriyetle yönetilmektedirler. Bu nedenle artık cumhuriyetin, tek başına, pek de önemli olmadığını anlamamız gerekir. Önemli olan, cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırabilmektir. Fransız cumhuriyetiyle bir Afrika cumhuriyeti arasındaki fark da buradadır.

Halkçılık, tek parça bir halk-millet görür. Liberal değildir. Bu halk-millet içersinde farklı unsurların bulunabileceği ve bu unsurların farklılıklarının aslında başlı başına bir kültürel zenginlik oluşturduğu gerçeği tanınmalıdır. Kısacası, halk-millet içersindeki farklı unsurlara saygı ve hoşgörüyle yaklaşmak gerekir. Burada, Avrupa Birliği normlarını dikkatle incelemek, ve Birliğin üye ülkeler içerisindeki farklı unsurlara yaklaşımını iyi anlamak gerekir.

Milliyetçilik, bir yüzüyle içe dönük, dış politikada saldırgan olmayan bir milliyetçiliktir. “Yurt’da Sulh, Cihan’da Sulh” sözüyle ifade edilen Kemalist milliyetçiliğin bu yönüyle bir sorunumuz yoktur. Ancak, diğer yüzüyle Kemalist milliyetçilik, kurucusunun amacı bu olmasa da, aynı zamanda, bir etnik grubu diğeri üzerinde hâkim gören, hatta diğerlerini yok sayan bir milliyetçilik şekline dönüşmüştür. Kemalist milliyetçiliğin bu yaklaşımı sonucunda, Türkiye’de yaşayan herkes Türk ilân edilmektedir. Bu tür milliyetçilik, Alman olmayan herkesi dışlayan, hatta, bazılarını yok etmeyi amaçlayan dışlayıcı Nazi milliyetçiliğine tezat teşkil eder. Alman (Nazi) milliyetçiliği dışlayıcı (exclusive), Kemalist milliyetçilik ise içe kapsayıcıdır (inclusive). Ancak sonuçta o da hâkim unsur dışındaki etnik grupları yok sayar (Aktar, 1996: 324). Bu yönüyle çoğulcu değil, tam tersine, çoğulculuğu bastıran, yok etmeye çalışan, bir milliyetçiliktir. Kemalist milliyetçiliğin bu yönü, üye ülkeler içerisindeki çok sayıdaki etnik grupların hepsini tanıyan, onların kültürel varlıklarına saygı, hoşgörü ve ilgiyle yaklaşan Avrupa Birliği normlarıyla çelişir. Nitekim, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili resmî raporlarında da Kemalist milliyetçilik anlayışının bir dönüşüme uğrayarak, devletin hak ve menfaatlerinin insan hak ve menfaatlerinin önüne geçtiği ve Kemalizm’in bu yönüyle insan hak ve özgürlüklerine engel oluşturduğu saptanmıştır.

Öte yandan bu içe çekici milliyetçiliğin amacı bir “T.C. vatandaşlığı” üst kimliğinin oluşturulması idiyse, bu amacında pek te başarısız olduğu söylenemez. Zira en son araştırmalara göre, kendilerine “Kendinizi öncelikle Türk olarak mı, Müslüman olarak mı, T.C. vatandaşı olarak mı, Kürt olarak mı, yoksa Alevi olarak mı tanımlardınız” sorusuna, vatandaşlarımızın %35.4’ü Müslüman, %33.9’u T.C. vatandaşı, %20.2’si Türk, ve sadece %1.4’ü Kürt olarak cevaplandırmışlardır. Üstelik bu tür cevaplar başka araştırmacılar tarafından da doğrulanmaktadır (Çarkoğlu ve Toprak, 2000: 15, 27). Kısacası, farklı anketlerde sorulara cevap verenler, her defasında kasıtlı olarak yalan söylemedilerse, bir T.C. vatandaşlığı üst kimliğinin başarılı bir şekilde oluşturulabilmiş olduğu öne sürülebilir. Eğer bu doğruysa, Avrupa Birliği normlarına uygun, alt kimliklere yönelik daha esnek ve saygılı bir politikanın uygulanmasında artık sakınca olmaması gerekir.

Koskoca bir İmparatorluğun çok sancılı bir şekilde çöküşü ve bunun yarattığı bunalımdan kurtulmak ve özgüven tazelemek amacıyla Kemalizm tarafından yaratılan “defansif milliyetçilik”, dozunu kaçırarak, şovenleşmiştir. Gençlerimiz bir yandan bir Türk’ün dünyaya bedel olduğu teraneleriyle yetiştirilirken, Batı’ya gittiklerinde durumun hiç de öyle olmadığının farkına varmakta ve derin kişilik sorunlarıyla karşılaşmaktadırlar. Kısacası, Kemalist milliyetçilik anlayışı yeniden elden geçirilmeli ve cumhuriyetin kuruluşundan seksen sene sonra, artık, İmparatorluğu kaybetme psikozundan kurtularak, milletler arasında en üstünü diye bir kavramın bulunmadığını, zira her milletin uzun zaman içersinde yükselip çökebildiğini hatırlamamız (Ibn Khaldun, 1958) ve gençlerimize öğretmemiz gerekir. Bunu yapabilmek için de orta öğretim tarih dersi kitapları Kemalist devletin resmî ideolojisinin tekrarlanıp durduğu bir araç olmaktan çıkartılıp çok daha objektif şekilde yeniden yazılmalıdırlar. Bu yeniden yazma sürecinde, Roma’dan miras almış olduğumuz kahramana tapınma alışkanlığı terkedilerek, en büyük kahramanımız Atatürk de mitolojik bir kahraman gibi değil, üstün nitelikleri olan ölümlü bir insan olarak tanıtılmalıdır. Bu yaklaşımın faydası, en büyük kahramanın dahi zayıflıkları olduğuna göre, günümüzdeki parti lideri “kahramanların”, haydi haydi, zayıflıkları olabileceği, ve değiştirilmeleri gerektiğinde, rahatlıkla gereğinin yapılması fikrinin aşılanmasıdır. Kısacası, amaç, lidere tapınma tutkusundan vaz geçmek ve dolayısıyla demokrasiye ve O’nun “ülkü”sü olan Batı uygarlığına bir adım daha yaklaşmaktır. Zira, Batı demokrasilerinde kahramana tapınma yoktur. Tam tersi, en büyük, en başarılı liderler dahi seçimlerde silinebilirler. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’nin muzaffer başbakanı Churchill, İngiliz ekonomisini girdaptan kurtaran Thatcher, iki Almanya’yı birleştirerek her Alman’ın rüyasını gerçekleştiren Kohl gibi, yirminci yüzyılın en büyük liderleri dahi, zaferlerinin zirvesindeyken seçimlerde silinmişlerdir. Demokrasilerde kahramanlar yüceltilmez, tam tersine, belki de fazla ileri gitmesinler diye, seçimlerde silinirler. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri’nde, ne kadar başarılı olursa olsun, bir başkanın sekiz yıldan daha fazla başkanlık yapamayacağının anayasa ile emredilmiş olması hatırlanmalıdır.

Ancak, belki bütün bunlardan da önemlisi, katılmayı umduğumuz Avrupa Birliği, geçirdiği bunca trajik olay, birbirini zincirlemesine takip eden ve nesiller boyunca süren savaşlar sonunda, artık, şoven milliyetçiliği bir kenara bırakmıştır (Davutoğlu, 2000: 5). Hatta Mitterand’a göre “milliyetçilik savaş demektir” (nationalisme c’est la guerre!). Avrupa’nın milliyetçiliğe yaklaşımı çok açıktır; mâdem ki milliyetçilik savaş demektir, ve mâdem ki Avrupa’nın yeni bir savaşa artık tahammülü kalmamıştır, o zaman milliyetçilik terkedilecektir. Bu gün Avrupa’da hâkim olan zihniyet tam bir dostluk, işbirliği ve hoşgörü ortamıdır. Bu ortama uymayıp şoven bir lideri başa getiren ülkeler, örneğin Avusturya, diğer ülkeler tarafından dışlanmakta ve genel havaya uymaya zorlanmaktadırlar.

Kemalist milliyetçiliğin şovenist yönünden etkilenen, bir yandan kendi içinde çoğulcu olmayan diğer yandan da devamlı olarak başkalarından kuşku duyarak kendi içine kapanan bir Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyum sağlaması çok zor olacaktır. Dahası, eğitim sistemimizin yarattığı bu uyumsuzluktan etkilenen nüfusumuzun yakında Avrupa’nın en büyük nüfusu ve Avrupa Parlamentosu’nda en büyük oy hakkına sahip olacağını da düşünmemiz gerekir. Bu kadar büyük bir ülkenin şovenist milliyetçilikten kaynaklanan böylesine derin kişilik sorunları ve anti-demokratik yapısıyla Avrupa’ya kabul edilmesi mümkün değildir. Karşılıklı görüşme fırsatı bulduğumuz Batılı diplomatlar sözlerini sakınmamakta ve bu halimizle kabul edildiğimiz takdirde, birliğin başına “bel┠olacağımızı belirtmektedirler. Kısacası, yapmamız gereken, Kemalizm’in Atatürk’den sonra CHP’nin Altı Ok’u çerçevesinde geliştirilen şovenist yanını terkedip, gene Kemalizm’in “Yurt’da Sulh, Cihan’da sulh” ilkesi üzerinde odaklanmaktır. “Yurt’da Sulh” ilkesini gerçekleştirmek için kendi etnik gruplarımıza yönelik göstereceğimiz hoşgörü, sevgi ve anlayış, aynı zamanda, Avrupa Birliği’ne girmemizi de kolaylaştıracaktır.

Devletçilik ilkesi, 1990’larda dünya ekonomisinde gerçekleşen muazzam olaylar sonucunda Kemalizm’in en erken ve en kesin terkedilmesi gereken unsurudur. Ulaşmayı hedeflediğimiz Batı uygarlığı devletçiliği terketmiş ve serbest piyasa ekonomisine geçmiştir. Türkiye’de de Özal döneminde devletçilik terkedilmeye başlanmış ancak süreç henüz tamamlanmamıştır. Bu satırların yazıldığı 2001 yılının Temmuz ayında yaşadığımız, IMF - Telekom’a karşı, krizinde de tüm açıklığıyla gördüğümüz gibi, devletçilik şovenist milliyetçilikle iş birliğine girerek direnmekte, Batı ile olan ilişkilerimize zarar vermekte ve krizden çıkmamızı zorlaştırmaktadır.

İnkılapçılık, Atatürk’e göre devrimden daha büyük, daha geniş, daha yüksek, “muazzam” bir değişimdir. Atatürk, çağdaş uygarlık içersinde yer almayı sağlayacak bu değişimlerin ne olduğunu da açıklıkla ortaya koymuştur: monarşi’nin yerine cumhuriyet; milletin fertlerini bir arada tutacak din yerine milliyetçilik; şer’i kanunlar yerine laik kanunlar. Bunların hepsi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, “ülkü”nün aracıdırlar. Atatürk’ün bütün bu araçlar ve kurumları kurarak gerçekten “muazzam” bir “inkılap” gerçekleştirmiş olduğu tartışılamaz. Ancak, kanımca, “inkılab”’ın devamlı olması gerekir. Bu konuda Parla’nın şu görüşlerine katılmamak mümkün değildir:

“Ama bundan sonrası da çok önemli: nasıl bir cumhuriyetçilik? Nasıl bir milliyetçilik? Nasıl bir laiklik? Soruları da çok önemli sorular. Demokratik bir cumhuriyet mi, anti-demokratik bir cumhuriyet mi? Ölçülü bir milliyetçilik mi, yer yer ölçüsüz bir milliyetçilik mi? Tam ve gerçek bir laiklik mi, ikircikli bir laiklik mi? .....” (Parla, 1995: 299).

Atatürk çağdaş uygarlığa ulaşmak için bu araç ve kurumları oluşturduktan sonra onların kemikleşmesine ve “ülkü”sünün önünü tıkamasına razı mı olurdu, yoksa, inkılaplarına devam ederek araçlarını gözden geçirir ve “ülkü”ye ulaşmak için çağın şartları gerektirdiğinde onları radikal bir şekilde genişletir, veya eler, yerlerine yeni araçlar mı yaratırdı? Benim, ikinci yolu seçeceğine dair en ufak bir şüphem yoktur. Zira şu söz de O’nundur:

“Geri kurumları bırakıp, yerlerine ulusun uygar gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları getirmek...” (Selçuk, 1999 a: 285).

Laiklik, dar anlamda din ile devlet ve dünya işlerinin birbirlerinden ayrılmasıdır. Kemalistler dini siyasetten çıkarmışlar, ama devletin denetimine almışlardır. Dinin devletin denetimine alındığı laiklik ise tam laiklik değildir. Devlet, vatandaşa “doğru din” öğretmek üzere din adamlarını bizzat yetiştirmektedir. Sonuçta burada da bir hiyerarşi oluşmuş, Sünni İslâm’ın dışındaki guruplar dışlanmışlardır.

Toparlarsak, Kemalizm’in bugün ulaştığı nokta, “ülkü”nün gerçekleşmesini önlemektedir. Tekrar edelim, “ülkü”, yani Batı uygarlığına ulaşmak hedef, Kemalizm’in unsurlarıysa araç olduğuna göre, aracı yeniden gözden geçirmek, hatalarını düzeltmek, bazılarını elemek onların yerine de çağın gerektirdiği yenilerini koymak gerçek Atatürkçülerin görevidir. “İnkılaplar” ancak bu şekilde devam edebilirler.

Atatürkçülüğün en güçlü temsilcisi silahlı kuvvetler açısından bütün bu yukarıda belirtiğimiz gerçeklerin özel önemi vardır. Ordu şimdiye kadar, genellikle, laiklik ve cumhuriyetçilik ilkeleri üzerine odaklanmış, bunları korumuştur. Dahası, bu ilkeleri korumak amacıyla siyasete müdahale etmiş ve demokrasiyi defalarca kesintiye uğratmıştır. Oysa, sadece cumhuriyetçiliği ve laikliği değil, demokrasiyi korumanın da çağdaş uygarlığa ulaşmak için şart olduğunun bilincine varmak gerekir. Yukarıda da belirtildiği gibi, günümüzde artık, cumhuriyet’in demokrasi olmadan tüm önemini yitirdiğini anlamak şarttır. Zira zor olan cumhuriyeti değil, demokrasiyi kurmaktır. Laiklik yoluyla cumhuriyete ulaşılabilir, ama demokrasi gerçekleştirilemez. Demokrasi laikliğin değil, laiklik demokrasinin sonucudur. Her demokratik rejim kaçınılmaz olarak laiktir. Ama her laik rejim demokratik değildir. Laikliğe demokrasiden daha fazla önem vermek doğru değildir (Selçuk, 1999 a: 73, 77). Zira, demokrasi güçlendiğinde laiklik de kendiliğinden güçlenecektir. Bütün bu nedenlerle, ordunun “cephe genişletmesi”, laiklik ve cumhuriyetin yanı sıra, demokrasinin de korunmasını üstlenmesi gerekir. Bu sorumluluğu üstlenen silahlı kuvvetler, ülke içersindeki rakip taraflar arasındaki güvensizliği kurumsallaştıracak ve böylelikle bir seçkinler uzlaşmasının önünü açmış olacaklardır.

Ayrıca, silahlı kuvvetlerin laiklere sağladığı destekte aşırıya gitmesi de başlı başına bir dengesizlik yaratmaktadır. Zira, oyun teorisine göre, uzlaşma ancak nisbeten eşit güce sahip rakipler arasında gerçekleşir. Oysa, ordunun şartsız sualsiz tüm desteğini alan laik kesim aşırı güçlenmekte ve dindar/demokrat seçkinlerle uzlaşmaya yanaşmamaktadır. Buradan, silahlı kuvvetlerin artık çok daha hassas bir denge unsuru olmasının gereği ortaya çıkmaktadır: Ordu bir yandan laiklere demokrasinin sürekliliği konusunda güvence vermeye devam ederken, radikal laiklerle arasına mesafe koymalı ve laik kesimi dindar/demokratlarla uzlaşmaya teşvik etmelidir.

Öte yandan güvensizliğin kurumsallaşması kavramı, toplumda gereken tedbirlerin alındıktan sonra bu tedbirlerin, mümkünse, hiç kullanılmamasını da içerir. Örneğin, demokrasinin temel kurallarına her partinin uymasının şart olduğu ve bu durumun en son aşamada silahlı kuvvetlerin garantisi altında olduğu bir kez kabul edildikten sonra, bu yetkinin hiç kullanılmaması ümid edilir (Sztompka, 1998a). Tıpkı ikinci dünya savaşında tarafların zehirli gaz, soğuk savaş sırasında da nükleer silahlarla donanması, ama bu silahları hiç kullanmamış olmaları gibi, demokrasinin korunmasının silahlı kuvvetlerin sorumluluğu altında olduğu taraflar tarafından kabul edilmeli, fakat bu konuda ordunun harekete geçmesine de gerek kalmamalıdır.

Bu “cephe genişletme” önerisiyle silahlı kuvvetlerin ülke yönetiminde zaten fazlasıyla mevcut olan etkinliğinin daha da artacağı düşünülebilir. Gerçekten de, Türkiye’de silahlı kuvvetler, tüm gerçek demokrasilerde üç erkten oluşan (yürütme, yasama, yargı) kuvvetler ayrımına dördüncü erk olarak girmiş, bununla da kalmamış, diğerlerine de hâkim olmuştur. Bu nedenle ülkemiz Atatürk’ün “ülkü”sünden hatırı sayılır derecede uzaklaşmıştır. Hal böyleyken, silahlı kuvvetlere bir başka yetki daha verip onları, bir de, demokrasinin koruyucusu “ilân etmem”(!) garip karşılanabilir. Yanlış anlaşılmak istemem. Benim burada önerdiğim daha derin bir şeydir. Ben, ordunun diğer erkler üzerindeki etki veya kontrölünün sona ermesi gerektiğine inanıyorum. Daha da somutlaştırırsak, Yürütmeyi ve Yasamayı etkileyen Milli Güvenlik Kurulu, Yargı’yı etkileyen Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi kurumların gerçek demokrasilerde olmamaları gerekir. Avrupa Birliği’nin de ısrarla belirttiği gibi, bu kurumlar ya sivilleştirilmeli, ya da tercihan, tamamen iptal edilmelidirler. Ancak bu yapılırken, silahlı kuvvetlere demokrasiyi koruma görev ve yetkisi de verilmeli ve bu şekilde ordu dördüncü erk olarak, ancak diğerlerinden üstün olmamak şartıyla, kuvvetler ayrımına dahil olmalıdır. Burada amaç, sadece, iktidara gelen her hangi bir parti demokrasiyi askıya almaya teşebbüs ederse, ordunun müdahalesinin meşru olacağını saptamaktır.

Ve tekrar edeyim, bir kez bu yetkiyle donandıktan ve seçkinler uzlaşması gerçekleştikten sonra, ordunun demokrasiyi korumak görevini yerine getirmesine gerek kalmayacağına da inancım tamdır. Böylelikle seçkinler uzlaşması yoluyla iç politikada ordunun etkisinin giderek azalacağı, bu kurumun aslî görevi olan yurt savunmasına odaklanacağı ve dördüncü erkin zamanla önemini yitireceğini düşünüyorum. Bu da “Yasama büyüktür Yürütme, Yürütme büyüktür Yönetim” sözüyle ifade edilen temsili demokrasi kuramına uygundur.

Toparlarsak; ben laiklerle dindar/demokratlar arasındaki denklemde Türkiye’nin laik ve Atatürkçü bir orduya sahip olmasını önemli bir şans olarak görüyorum. Bu özellikleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri, bu ülkede seçkinler uzlaşmasına, güvensizliğin kurumsallaştırılması yoluyla, önemli katkıda bulunabilirler. Bu yaklaşımımla, sağda olsun solda olsun, Türk aydınlarının bir çoğunun kanılarına ters düştüğümün de farkındayım. Bu satırları yazarken bu fikirlerimin ön yargılardan uzak, objektif bir şekilde değerlendirileceğini ümit ediyorum.

Şimdi tekrar dindar/demokratlara eğilelim ve ayrıntılarını belirtmiş olduğumuz şartların gerçekleşerek, seçkinler uzlaşmasının sonuçlandığını varsayalım. Böylelikle, silahlı kuvvetler demokratik yöntemlerle iktidara gelecek olan dindar/demokratlara müdahale etmeyecek, onlar da demokrasinin tüm kurallarına harfiyyen uyacaklardır. Bu durumda gerek iktidara gelebilmek, gerekse tekrar seçilebilmek için nasıl bir program uygulamalıdırlar? Bundan sonra ki bölümde bu sorunu ele alacağız. Bu soruyu cevaplandırırken iki amaç gütmekteyiz; birincisi, seçimlerde laiklerden de oy isteyecek olan dindar/demokratların muhtemel programları hakkında laiklere bilgi sunmak, böylelikle, onların daha bilinçli bir şekilde oy vermelerini sağlamak; ikincisi de, dindar/demokratların kendilerine de uygulayacakları program konusunda bir takım önerilerde bulunmak. Öte yandan, bu önerilere dindar/demokratların uyup uymayacaklarını bilmiyoruz, bunu ancak zaman gösterebilir.



About Us | Project Turk
ottoman-history | Other Publications | Symposium
Contact Us | Search | Links

Copyright © 2019 Yeni Turkiye